Aynaya Değil de Yere Bak Biraz, ah Güzel İstanbul!

Aziz İstanbul! Aslında ne kadar boşsun biliyor musun? O masmavi gözlerin, her sene biraz daha genişleyen endamın, boyalı, uzun tırnakların seni güçlü gösteriyor sanıyorsun değil mi? Aslında çok narin ve çok korumasızsın. Belki de ondan hep dişlerini, tırnaklarını gösteriyorsun, içindeki güçsüz şehri saklamak adına. Ama biliyor musun? Boşsun, kırılgansın ve tek başınasın.

Hep doyduğunu, doyacağını sanıyorsun değil mi? Şimdilerde pek bir şişmanladın anladık, kabına da kalıbına da sığamıyorsun. Tek tük zayıflıklarını, gecekonmuş açlıklarını da gündüz ojeliyorsun, cilalıyorsun, göstermemek için çırpınıyorsun. Geriye tastamam bir şehir çıkıyor karnı tok, sırtı pek. Yedikçe yiyorsun, yedikçe rahatlıyorsun.

Paket paket dolduruyorsun yemekleri çantalarına, ceplerine. Çantan büyük ya hani senin gibi, dolmak bilmiyor bir türlü. Aldıkça alıyor. Dolapların taşıyor, bagajların, market arabaların sınırları zorluyor. Hele bir de uzak diyarlardan geliyorsa yemekler keyfine diyecek yok, saldırıyorsun ne gelirse önüne. Ta oralardan nasıl gelmiş, hangi yollardan geçmiş, kaç kara duman, kaç acı toprak bırakmış ardında umursamıyorsun. Kendi toprağından gelen için de devam ediyor vurdumduymazlığın. Zehir olsa bana ne diyorsun, sular taşsa, toprak yansa tek bir domates için, gene de bana ver diyorsun. Sanıyorsun ki sonu yok, sanıyorsun ki sonun yok.

Hafızan zayıf senin biliyor musun? Depremlerle yatıp kalktığını ne çabuk unuttun. Yıkıldığını, yandığını durmaksızın. Kan kaybetmeyi, acı çekmeyi ne zaman hatırlamaz oldun? Kuyruklarda aç aç beklediğini, ölenin ardından ağladığını günler gecelerce. Asıl, şehir olduğunu ne zaman unuttun a İstanbul? Kırılgan, taştan bir şehir. Taşın kırılacağını, suyla, sıcakla, soğukla eriyip gideceğini anlatmadılar mı sana İstanbul?

Gün gelir her şey değişir. Hava ısınır, suların taşar terledikçe sen. Kalbin gün gelir hızla atar tek bir sefer, bedenin devrilir parça parça, kolların seni bağlamaz olur Anadolu’na. Cebin delinir, arabaların gitmez olur kara sular çekilince dünyadan. Hava soğur, hava kurur, tohum bitmez topraklarda, elin, miden bomboş kalırsın. O en yakın dostun marketler sırtını çevirir bir anda. Rafları toz bürür gözünü açıp kapayamadan. Güvendiğin her yer kapanır, güvendiğin her an kararır. Taş bedeninle ortada kalırsın. Ve anlarsın ki oje yenmiyor.

Oysa bilmez misin ki anasın sen, cansın? Taş değilsin sadece topraksın, ağaçsın, tohumsun. Bedenin her gün yeniden yaratır sen istersen gıdanı, suyunu. O koca vücudun sana yeter. Biraz baksan kendine, biraz bilsen kendini. Mavine yeşil katsan, taşına toprak, miden dolar, canın doyar. Pakede değil tohuma dokunsan çıplak ellerin kaşınsa okşansa, tırnakların toprak olsa oje değil. Baksan taş bedeninin kıvrımlarına ve görsen gizli kalmış yerleri; çatın da, araba garajın da, balkonun da aynı toprak türküsünü söylese. Markete değil, yollarına değil, kendine güvensen, biraz da her şeyi isteyen egonu yensen, canın da yansa, kalbin de çarpsa aniden, gene toparlanırsın.

Toprağını yeniden bul güzel İstanbul.

Reklamlar
Bu yazı Doğa, Sürdürülebilir Tarım, Sürdürülebilir Yaşam içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s