Bitki Koruma “Dersi”

Yemek, sofra derken işin asıl kahramanlarını unutuyoruz aslında. Bitkiler, toprak, böcekler, ağaçlar… Bize can verenler onlar, tadımızı, kanımızı yapan, sadece dilimizi değil bedenimizi de seslendiren. Tarla, bahçe, bostan biz şehirlilere çok uzak kavramlar olmuş. Domates derken dalını bilmeyiz, kabağın çiçeği hasbelkader sofraya düşmüş ama salatalığınki, patlıcananki nasıl, ne renk haberimiz olmaz. “Bitki nedir”e cevabımız “yeşil”de tükeniyor.

Bir de işin bilmeyi geçtim bilmek istemediğimiz kısmı da var. Böcekler, diğer canlılar… Hangi böcek bizle yarışır bitkileri yemek için en ufak fikrimiz yok. Aslında ne çetin savaşlar dönüyor o böcekler dünyasında, ne destanlar yazılıyor. Ama doğaya kulak tıkamışız ya, savaşırken ihanet etmek, rekabet ederken kandırmak da mübah sayılmış zamanla. Basmışız kimyasalı, basmışız ilacı öldürmüşüz rakipleri. Böcekler aslında sadece doğanın onlardan beklediğini yapmaya çalışırlarken kendilerini plastik bir dünyada can verirken bulmuşlar. Düşmanlarını tanıyamamışlar gün gelmiş; insan zehirle saldırmış soylarını kırmak için. Bir bir can vermişler toprağa düşüp. Fakat bu adaletsiz savaşa doğa ana daha fazla dayanamamış ve karşılık vermiş. İlaçlar insana dokunmuş, toprağa dokunmuş, kalbe dokunmuş. Her yanı sarmış zehir. Annelerin bembeyaz sütünde bile çıkmış, bebeğe kan olmuş simsiyah. Ve kör olduğunu farketmiş insan. Bilmiyormuş doğada dengelerin olduğunu, her bitkinin olduğu gibi her böceğin de bir alıcısı olduğunu. Oysa özel güzel bir denge varmış ki zehirden öte.

Bunları düşünüyorum “ekolojik bitki koruma” dersinde. İlk gerçek tarım dersim bu sanırım. Ciddi ciddi latince isimler öğrenip, kim kimi yer onu tartışıyoruz. Ekoloji ne akıl almaz bir denge sistemi onu anlıyoruz. Ekolojik bitki koruma demek bitkilerin uydurduğumuz kimyasallarla değil doğada var olan çözümlerle, ekolojide var olan dengelerle korunmasını sağlamak demek. Arkeolojiden şimdi geldiğim yere bazen ben de inanamıyorum.

Sabahın 9’unda böcek resimleri bir bir geçiyor gözümün önünden. Muhteşem değil mi? Değil tabi ki. Sevemem ki, bakamam ki. Doğada olsalar, toprakta, bitkide yürüseler canım derim, cicim derim, ama ekranda, duvarda, masada…kalbim fazla atıyor. Hem de sabah sabah. Ama biliyorum ki bu benim için iyi bir adım. Hiçbir şey öğrenmesem de şu böceklere iyi gözle bakabilmeyi hatta sadece bakabilmeyi öğrensem yetecek.

Böyle diye diye başladı işte ilk ders.

İkinci hafta ise deney yapacağımızı söyledi hoca. Bal arılarına dadanan Galleria mollenella (en son bir laboratuvarda deney yapalı 15 sene oldu herhalde, onda da mikroskopta soğan zarına bakıyorduk) adlı bir tür güve için doğadan ilham alacaktık. Önce sevgili G.mollenella larvalarını elimize aldık. Evet evet, aldık; dokundum, başardım. Elimizde minik, sarı, akordeon gibi uzayıp kısalan larvalar yürüdü. Yumuşacıklardı. Ama hoca deney için onları kullanacağımızı, ölmelerine yol açacağımızı söylediğinde ufak bir şoka girdim. Karıncalar yere düşmüş kırıntıya geldiklerinde bile kırıntıyı kaldıramıyorum ki ölecekler diye, nasıl yapacağım ben bu işi? Çok çeliştim kendimle, resmen savaş verdim ama ders bu, bir şey de diyemedim. Larvaları kutuya koyduk, tabanını ıslattığımız kutuya larvaları öldürecek olan bakteriyle simbiyoza girmiş olan nematodları yerleştirdik (Steinernema feltiae) ve beklemeye başladık. Birkaç güne öleceklerdi ve bizim gözlem yapmamız gerekiyordu. Bütün gün çantamdaki kutuya bakıp durdum; larvalar aslında çok komiklerdi, sapsarı vücütlarından çıkan kırmızı-kahve başları, kıpraşıp duran ayakları vardı. Arada kafalarını kaldırıyorlardı, yavaş yavaş dolanıp dönüyorlardı. Onları sevmeye mi başlamıştım ne? Gelişme gösterdim bir iki saatte. Larvaları eve getirdiğimde sanki köpek, kedi yavrusu getirmiş gibiydim, özenle kutuları yerleştirdim çekmeceye, arada çıkarıp baktım.

Ne yazık ki bir gecede sarıdan griye ve sonra da siyaha dönmüşler ve ölmüşler. Sabah kalktığımda acı gerçekle karşılaştım. Artık ne hareket vardı ne şirinlik. Daha yeni alışıyordum onlara oysa ki. Ama öğrendim işte, kim kimi yer bitirir, doğada kim kimin ilacı, rakibi, düşmanı. Biz kimyasallara dönene kadar doğaya dönsek cevap bulacağız ve bitkilerimizi (ya da bal arılarımızı) koruyacağız. Dengeden şaşarsak bizim de dengemiz şaşıyor bir anlasak şu gerçeği, bir görsek ekolojideki yerimizi. Bedenimiz tek başına var olmuyor dünyada, görülmez iplerle her ağaca, her bitkiye, her böceğe bağlıyız. Tek başımıza hareket edemeyiz, nefes alamayız. Her canlının içinde bir başka canlı, bir başka bağlanma hikayesi var.

Reklamlar
Bu yazı Doğa, Sürdürülebilir Tarım içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

3 Responses to Bitki Koruma “Dersi”

  1. Asli OLSEN dedi ki:

    Sayende her yazindan sonra bir baska pencere, bir baska renk daha olusuyor bendeeee. Tesekkurlerrr 😉

  2. kumpınarı dedi ki:

    Çok güzel, çok iyi, çok…
    Keyifle okuyoruz, helede yazının içeriği bizi biraz ilgilendirince daha pür dikkat oluyoruz.
    Mum güvesine karşı uygulamanız da öyle, biz, yaşam döngüsünü öğreten arkadaşımızın tavsiyesiyle petekleri -18 derecede 2 saat derin dondurucuya koyuyoruz, sorun kalmıyor…
    Arıcılık gibi bitkilerle de uğraşıyoruz, hobi, değişmez tek prensip, zehirsiz üretim…
    http://kumpinari.com/bahcemizin-bocekleri-garden-insects/img_6582/
    Yukarıdaki böcek bahçeden…
    Bizim tam baş belamız.
    İlaç, zehir kullanmadığımız içinde sorunu çözemediğimiz yıl ”sıfır meyve” ile bitkilerin iyi yaprakları dışında hiç meyvesiz yılımız oluyor.

    Mücadelede, toplama, mavi leğen ve tuzaklar kullanıyoruz, ama nafile.
    Zararlının adı; Bakla zınnı, (Tropinota ( Epicometis ) hirta) Bu zararlıya karşı orğanik tarım yapanlar bile çok zararlı, arılarıda öldüren, tescilsiz zehirler kullanıyor… Yani memlekette büyük sorun 🙂
    Oralarda acaba bakterilerle ya da başka bir şeyle çozüm bulmuşlarmıdır diye yazılı düşündük…
    Kolaylıklar ve başarılar diliyoruz.

  3. selencello dedi ki:

    Merhaba bu konuda araştırma yaptım ama dediğiniz yöntemler dışında pek de bir şey yok haklısınız, ben gene de aklımda tutacağım bu sorunu, belki bir yerde yeni bir bilgi çıkar. Şimdilik önerilenler hep bahsettiğiniz şekilde sabahları elle toplama ve mavi leğen… bence ilk önce bu böcek için ilaçsız tarımdan önce ne yapılıyordu bunları araştırmak lazım. Bir de ekolojik sisteme bakmak lazım, yani madem bu çılgın böcek bu kadar çoğalıyor acaba onun artmasını sağlayan etmenler nedir, bunlarla beslenen diğer bir böcek varsa onun populasyonunda azalma mı var vs….
    Kolay gelsin size umarim bir yol bulursunuz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s