Sürdürülebilir Tarım

Bu blogu yapmamdaki en büyük sebep tarım ve gıda sistemleri hakkında öğrendiklerimi, bildiklerimi herkese ama özellikle de bu konuya yabancı olanlara duyurabilmek. Başından beri basit açıklamalarla bazı konulara açıklık getirmeye çalışıyorum fakat genelde yazılarım zaten bu konularda bilgili olanlar arasında okunuyor. Elbette herkesin okuması benim için mutluluk kaynağı ama umarım bu konularda bilgi almak isteyen, gıda ve tarımdaki yanlışların farkında olup da bu konular hakkında öz ve temel bilgilere ulaşmak isteyenler de buradan yararlanabiliyorlardır. İnternette ve medyada inanılmaz bir bilgi kirliliği ve insanlara yol gösterecek çok az kaynak var; benim isteğim sürdürülebilir gıda ve tarım konusunda kaynak bir blog yaratabilmek, bunu yaparken de bir yandan anılarımı ve deneyimlerimi sizlerle paylaşabilmek.

Geçen gün organik tarım hakkında yazdım ama sonra düşününce aslında bundan bahsetmeden önce en başından, sürdürülebilir tarım kavramından başlamam gerektiğini farkettim. Hikayenin başlangıcına gidelim ve yavaş yavaş sürdürülebilir tarım kavramını anlamaya çalışalım.

Sürdürülebilirlik nedir? Wikipedia’dan direkt alırsak: Daimi olma yeteneği. Günümüzde sürdürülebilirlik kavramı en basit ve dünya tarafından kabul görmüş haliyle bir şeyin çevresel, ekonomik ve sosyal olarak daimi olabilirliğini kapsıyor. Bunu gıdaya ve tarıma uygularsak şöyle diyebiliriz. Sürdürülebilir tarım çevre kaynaklarını koruyan ve geleceğe taşıyan, ekonomik olarak devamlılık sağlayan ve toplumun adil, sağlıklı ve kaliteli bir biçimde yaşamasını hedefleyen bir tarım kavramıdır.

Peki sürdürülebilir tarım kavramı nereden çıktı? Tarım ve gıda sistemleri 20. yüzyılda ortaya çıkan gelişmeler sonucunda sürdürülebilir olmaktan uzaklaştı. Evet insanlık başından beri doğal kaynakları sömürüyordu, tarım sistemlerinde tarımın başlangıcından beri sıkıntılar vardı fakat bu sıkıntılar teknolojik ve endüstriyel gelişmeler sayesinde geçtiğimiz yüzyılda çok arttı. Öncelikle endüstriyelleşmiş ülkelerde başlayan bu dönüşüm zamanla tüm dünyaya yayıldı.
-Tarımda mekanizasyon çalışmaları sonucu hayvanların çektiği veya insan gücüne dayanan aletler yerine traktörler tercih edilmeye başlandı. Traktörler üreticilerin petrol vb. gibi yakıtlara bağımlı olmasına yol açtı.
-Kimyadaki gelişmeler, çiftçilerin binlerce yıldır uğraştıkları böcek, arsız ot gibi tarlada verimi düşüren, yetiştirilen ürünlerin kaybına yol açan etmenlere karşı kolayca savaş açabilmesine yardımcı oldu. Böcek öldürücü (pestisit), ot öldürücü (herbisit) gibi kimyasal ilaçlarla çiftçiler kimyasal savaş başlattılar. Fakat bu kimyasallar hem ilaçla haşır neşir olan çiftçinin hem de yetiştirilen ürünleri yiyen tüketicinin sağlık sorunları yaşamasına yol açtı, aynı şekilde doğadaki canlılar da bunlardan zarar görmeye başladı. Ayrıca tarla sistemi içinde yararlı olan ve ürüne zarar veren böcekleri yiyerek beslenen böcekler, hayvanlar de ölmeye yüz tuttu. Ekosistemlerin dengesi bozuldu.
-Bitki yetiştirmenin doğal bir sonucu olan toprakta besin değeri eksikliği eskiden tarlanın nadasa bırakılması, hayvan gübresi kullanımı gibi çözümlerle çözülürken artık kimyasal gübrelerle çözülmeye başlandı. Bu kimyasal gübreler toprağın verimini kısa bir süreliğine arttırsa da zamanla toprağın doğal verimini daha da düşürmeye başladı. Ayrıca bunlar topraktan yer altı sularına geçmeye ve içme suyumuza dahi karışmaya, doğal dengeyi bozmaya yol açtı.
-Daha geniş tarım alanları açmak için yok edilen ormanlar erozyonla toprak kaybını hızlandırdı.
-Eskiden birçok ürün yetiştirilen ve böylece olası bir felakete hazır olan tarlalar (örneğin bir hastalık domatesi vururken yan tarladaki baklagili vurmuyordu ve böylece çiftçi tamamen ürünsüz kalmıyordu) artık sadece tek ürün için kullanır oldu. Monokültür yani tekli kültür adı verilen bu yöntem sayesinde kilometrelerce uzanan buğday, mısır tarlaları oluştu, piyasa değeri olmayan ama çiftçinin yıllardır yetiştirdiği ürünler yurtsuz kalıp unutuldu, tarımsal biyoçeşitlilik yok olmaya başladı. Ayrıca tarlalar hastalığa vs. açık hale geldi ve kimyasal kullanımı daha da arttırıldı.
-Kimyasal gübrelerin ortaya çıkması sonucunda tarlalarda gübrelerine ihtiyaç kalmayan hayvanlar tarım sisteminden çıkartılarak fabrikalara, büyük çiftliklere kapatıldı. Tavuklar, inekler, koyunlar gün yüzü görmeden, haksız hayat koşullarında hayatlarını sürdürmeye çalışır oldu. Ayrıca kullanılmayan gübreler miktarları dolayısıyla doğaya (örneğin su kaynaklarına) zarar vermeye başladı. Ayrıca antibiyotikler, geliştirilen yeni yemler sayesinde daha çok, daha büyük hayvanlar yetiştirilir oldu ve bunlardan çıkan gazlar, et üretiminde gereken elektrik, petrol bazlı ürünler, fabrikasyon girdileri karbon gazı artımına yol açtı.
-Daha dayanıklı ve güçlü ürün yetiştirmek adına GDO genel adıyla anılan genetiği değiştirilmiş ürünler yaratıldı ve doğal döngüler kesintiye uğramaya başladı. Ayrıca bu ürünlerin insan sağlığına karşı oluşturacağı tehlikeler daha iyi ürün yetiştirme adı altında gözardı edildi.
-Üretici ve tüketici arasındaki gıda zinciri kesintiye uğradı ve araya aracılar, şirketler girdi. Eskiden yaşadıkları bölgelerden beslenebilen insanlar artık bu şirketlere bağımlı olarak beslenir oldular ve gıda zinciri uzadı. Gıdaların taşıma masrafları da sistemi petrole bağımlı yaptı ve karbon gazı salınımına katkıda bulundu.
-Çiftçiler gitgide daha çok kimyasal ilaç, gübre gibi ürünlere bağımlı oldular, kendi kendilerine yetebildikleri sistemlerden küresel gelişmelere bağımlı bir sisteme geçiş yaptılar.

Görüldüğü üzere tablo hiç iç açıcı değil. Peki neden böyle oldu? Öncelikle yukarıda bahsedilen endüstriyel tarım ya da diğer adıyla konvansiyonel tarım teknikleri en başta dünyaya daha çok gıda sağlayabildiği için savunuluyor. Gerçekten de ilk bakışta bu sistemin yararları olduğu düşünülebilir. Genetik gelişmeler hastalığa karşı koyabilen dayanıklı pirinçler, buğdaylar sağlıyor, kimyasallar böcek vs. yüzünden oluşabilecek zararları en aza indiriyor, toprak nadasa bırakılmadan her daim ürün veriyor, bu gelişmeler sonucunda da üretim artıyor. Yetiştirilen yiyecekler marketleri dolduruyor böylece insanlar her daim her şeye ulaşabiliyorlar. Gene küreselleşme sayesinde insanlar dünyanın her yerinden gelen değişik ürünleri tadabiliyorlar, et eskisi gibi az bulunan bir ürün olmaktan çıkıp sıkça tüketiliyor… Evet günümüzde biraz da şanslı bir ortamda, coğrafyada doğduysak bu gelişmelerden yararlanabiliyoruz. Ama madalyonun diğer yüzüne bakarsak canımızı sıkacak çok gelişme var: hala bir milyara yakın insan aç, çiftçiler kimyasal ilaçlar ve olan biten gelişmelerden dolayı borç içinde, her gün yediklerimizden dolayı kimyasala maruz kalıyoruz, hastalıklarla boğuşuyoruz, hayvanlar acı çekiyor ve yediklerimiz bize eskisi kadar tat vermiyor.

Türkiye hala tamamen endüstriyelleşmediği için yukarıda yazdığım gelişmelerin bizim için yüzde yüz doğru olduğunu söyleyemeyiz ama görünen o ki hızla, bu gelişmeleri senelerdir içselleştirmiş ve uygulamış ülkeleri takip ediyoruz ve gıda sistemimiz gitgide sıkıntıya giriyor. Kimyasal bizim için de büyük bir sorun. GDOlar kapımızda. Çiftçilerimiz sıkıntı içinde. Hayvanların da canı yanıyor. Ayrıca unutmamalıyız ki sorun sadece bizim ya da bir başka ülkenin değil bütün dünyanın sorunu, doğa ülke sınırları dinlemiyor. İşte bu sebeple sürdürülebilir tarıma dönüp çözüm aramalı ve alternatiflerimizi keşfetmeye çalışmalıyız.

Dünyada ne gibi sürdürülebilir tarım tekniklerinin uygulandığını başka bir yazıda anlatacağım.

Reklamlar
Bu yazı Sürdürülebilir Tarım içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

4 Responses to Sürdürülebilir Tarım

  1. yaşın dedi ki:

    Selencim merhaba,yazının başında bahsettiğin gruplardan hangisine girdiğimi ben de bilemedim.Bu konularla ilgili biri olarak tanımlıyabilirim kendimi, böyle olmakla birlikte senin de üzerine düşündüğün ortak konuları belli aralıklarla derli toplu almak hoşuma gidiyor,teşekkürler,ellerine sağlık.

  2. selencello dedi ki:

    Siz benim çok sevdiğim okuyucularım grubuna giriyorsunuz 🙂

  3. sukriyekorkmaz dedi ki:

    Ailem çiftçilik yapıyor, ellerinden geldiğince organik tarım yapmaya çalışıyorlar. Ancak bazı acı tablolar yaşanıyor son yıllarda, mesela: Ailem sebze fidesi üretimi yapıyor, tohum olarak yine kendi sebzelerinin tohumlarını kullanarak yapıyorlardı senelerdir ama buna izin verilmemeye başlandı son yıllarda fabrikalar tohum veriyor onları ekiyorlar ama gelin görün ki o tohumdan çıkan sebzenin tohumu olmuyor ya da verimsiz oluyor. O kadar çok değişiyor ki sebzelerin tadı kokusu, ben biberin yarısına kadar tohumu olanını severim 🙂 Devasa fidan fabrikaları bu tür kendi yağıyla kavrulan, tohumdan fidana fidandan sebzeye üretim yapan küçük çiftçinin yolunu kapatmak için elinden geleni yapıyor. Öyle içimden geldi paylaşayım dedim artık takipçinizim 🙂

    • selencello dedi ki:

      Merhaba hoşgeldiniz, yazdıklarınız ne yazık ki doğru ama umut var, tohum takasları, festivalleri yapılıyor, bu konuda da uzun zamandır yazmayı düşünüyordum, inşallah yakında fırsat olur.
      Sevgiler

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s