Kuzey Güney, Bir Yolculuk Hikayesi

Kuzey Avrupa öyle alışmış ki rahata. Sabah kalkıp kahvesini içiyor, etikette Etiyopya yazıyor. Muzların fiyat etiketinde Madagaskar yazıyor, limonların etiketinde Arjantin. İnanılmaz bir ticaret ağı var Kuzey Avrupa hiçbir şeyden eksik kalmasın diye. ABD de böyle elbette. Marketler en egzotik ürünü getirebilmek için yarışıyor. Dünyanın bir ucundaki Norveç gibi soğuk bir buğday-arpa-hayvansal ürün ülkesinde bile sabah “taze” portakal yemeniz (taze dediğim kimbilir kaç günlük), öğlen kurutulmuş mangolu çerezinizi atıştırmanız, akşam da somonunuzun yanına Güney Amerika’dan gelmiş limonu iliştirmeniz çok normal artık. Kahveyi anladım ama muz ne zaman geldi de yerleşti bu Kuzey’e derken bir bakıyorsunuz ki mango, hindistan cevizi bile çoktan yer etmiş insanların sofralarında. Tabi artık diğer ülkeler de ses vermeye başladı, eskiden sadece izleyici olan Çin, Brezilya sırayla bu gıda ticaretinde yerlerini alıyor. Türkiye farklı mı? Değil tabi. Buğdayın ana vatanı olan Anadolu’ya yurtdışından makarna geliyor. Şaka değil acı bir gerçek.

Gıda mili (km de diyebiliriz) gıdanın üretim aşamasından sofraya gelene kadar katettiği mesafeye verilen isim. Yani bir besinin tarladan çatala kadar kaç km/mil yol aldığını ifade eden tanım. Günümüz dünyasında kmler arttıkça artıyor. Bu konuda yazılan çizilen çok. Gıda mili endüstriyelleşmiş ülkelerde inanılmaz derecelere ulaşmış durumda ama dediğim gibi bizim gibi ülkeler de sırasını bekliyor. Mesafeler arttıkça harcanan yakıt da artıyor, yakıt arttıkça savaşlar kaçınılmaz oluyor, fiyatlar can sıkıyor ve her zaman olduğu gibi doğa zarar görüyor. Yediklerimizin uçuşa, mesafeye dayanması için ilaçlanması da cabası, o kadar para verip üstüne hasta oluyoruz.

Endüstriyelleşmiş ülkeler genelde Kuzey’de yani soğuk bölgelerde olduğundan (ABD ayrı tabi) ve buralarda her şey yetişmediğinden bu küresel gıda ticareti Güney’in gönderdikleri sayesinde gerçek oluyor. Hem üretim hem ulaşım açısından bu güneşli ve verimli ülkeler topraklarını inanılmaz derecede zorluyor, sularını harcıyor ve doğal kaynaklarını tüketiyor. Harcanan elektrik, yakıt ise yüksek miktarlarda. Tropik ülkeler bu döngüde başı çekiyor ama onlardan başka bir yazıda bahsetmek istiyorum çünkü buralarda daha başka olaylar dönüyor. Benim anlatacağım hikaye İspanya ile ilgili.

Geçtiğimiz dönem İspanya’da sürdürülebilir tarım dersinde 3 günlük bir geziye katılma şansı bulmuştum. Yazmak şimdi fırsat oldu. Hoca bizi Almeria denen şehre götürdü. Peki Almeria neresi ve neden önemli?

Almeria Ispanya’nın güneyinde bir sahil şehri. Turistler için gezilecek yerler arasında ilk sırada yer almıyor. Çünkü kumsalından ve tarihinden önce tarım faaliyetleriyle ünlü.  Burası dünyanın sera merkezlerinden biri! Uzaydan bile görülebiliyor şehrin seralara nasıl teslim olduğu. UNEP veribankasından:

Şehrin bir ucundan diğer ucuna kmlerce gitseniz de seralardan kurtulamıyorsunuz. Zaten buraya Almeria’dan çok Plastik Denizi adı veriliyor. Şehre geldiğimizde ben de bu manzarayı gördüm ve şoka girdim. Hepimiz otobüsten fotoğraf çekmeye çalışmıştık! İlk başta ilginç gelse de 3 günün sonunda sera görmekten artık kusacak hale gelmiştik.

Almeria’da yapılan üretimin %70’i diğer Avrupa ülkelerine gidiyor. Yani Almanya’da, Norveç’te, Avusturya’da domates, salatalık yiyorsanız bilin ki bunun Almeria’dan gelme ihtimali çok fazla. Aslında seracılık konusunda en gelişmiş yer Hollanda (evet ilginç ama tarım teknolojisi konusunda Hollanda başı çeken bir ülke) ama orada havanın soğuk olmasından dolayı sera içi ısıtma sistemleri kullanılıyor ve üretim çok masraflı. İspanya ise şanslı çünkü güneş bol, hava sıcak, bu yüzden üretim masrafı daha ay. Avrupa’nın diğer ülkeleri domatesi İspanya’dan daha ucuza alıyor. Sonuç ise her daim kırmızı domatesler ve salatalıklarla süslenen Kuzey Avrupa sofraları.

Almeria bu ticaret sürecinde gıda üretimindeki her aşama için ayrı sektörlerin gelişimine de tanık oluyor. Sadece domates seralari yok; fide sirketleri, tohum sirketleri, sulama sirketleri, vs. de sehirde onem kazanmis.

Gezide ilk başta bir fide merkezini gezdik. Burada seralarda kullanılacak fideler yetiştiriliyor. Daha sonra çeşit çeşit sera gezdik. Bazıları teknolojideki son gelişmelerden yararlanıyordu. Gezi süresince tohum üreten bir firma ile seralardan çıkan sebzelerin Avrupa’ya dağıtımını sağlayan dağıtım firmasını da dolaşma imkanı bulduk. Fotoğrafları paylaşıyorum, üzerlerine tiklarsaniz seracılığın ne kadar buyuk bir sektore donusmus oldugunu daha iyi anlayabilirsiniz.

Her bir kutucukta tohumlar bekleşiyor:

Üretim aşamasından fotoğraflar:

Teknoloji ve tarım elele:

Fide şirketlerine tohum sağlayan GDOlarıyla da ünlü bir tohum şirketinde deneyler… Özel üretilen tohumlardan yetişen domatesin sağlamlığı, yapısı vs. test ediliyor. Ne kadar sağlam, o kadar uzun yolculuğa dayanıklı:

Dağıtım şirketinde domatesler, biberler, salatalıklar kontrolden geçiriliyor, yola çıkmaya az kaldı:

Kasalar doluyor:

Yolculuk nereye?

Ya siz bu sistem nasıl dönüyor sanmıştınız?

Reklamlar
Bu yazı Avrupa'dan Tarım Hikayeleri, Fotoğraf, Hatıralar, Tarım içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

5 Responses to Kuzey Güney, Bir Yolculuk Hikayesi

  1. Aşçı Fok dedi ki:

    Gıda mili, tarladan çatala uzayan mesafeymiş, bu şekilde adlandırıldığını yeni öğrenmiş oldum teşekkürler Selen.

  2. Seda Özçetin dedi ki:

    sera fotografı inanılmaz!
    domates üstündeki teste koptum. cok plastik bi his verdi

  3. Gulten Akkoc dedi ki:

    Elinize saglik,ne de guzel yazmissiniz, Biz ABD de Aralik-Ocak ayinda Arjantin den gelen Kiraz, Erik, arkasindan gelen Seftali goruyoruz market raflarinda.Amerikalilar okadar alismislarki bu duzene her gelen meyve ve sebzeyi aliyorlar turfanda diye bir olay yok bu ulkede. Ben ulkemde ne nezaman cikar ve yenir oldugunu bildigim icin uzak duruyorum, Benim bulundugum ulkenin mevsim durumuna gore, ama Burada yasayan insanlar, buyuk pazarlarin esiri olmus. Isde Gida mili. Eyvahhh halimize.
    Gulten Akkoc

  4. selencello dedi ki:

    Evet ABD daha vahim durumda ama siz şanslısınız, bildikleriniz çok değerli, eğer orada da bunları uygulayabiliyorsanız ne mutlu size.
    Sevgiler!

  5. Aliosman dedi ki:

    Geçen hafta ispanya tatilimizde bu seraların arasından geçtik. Siestaya bu kadar düşkün ispanyolların bu seraları nasıl kurduğuna, dahası işlettiğine anlam verememiştik. Özellikle ispanyanın güneyindeki şehirlerde gündüz açık dükkan bulmak bile imkansız. Bi de salatalıkları patlıcan gibi. Bizim çengelköy salatalığından yeseler, daha o salatılıkları yiyemezler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s