Ben Nasıl Başladım?

Dün de yazdığım gibi gerçek gıda ve tarım yolculuğumda benim de iki ileri bir geri gidişlerim, bol bol geriye bakıp iç çekişlerim ve bitmek tükenmek bilmeyen iç çekişmelerim oluyor. Şimdi bu süreçte neler yaptığımı, hayatımda neleri değiştirdiğimi anlatmak istiyorum.

Öncelikle her şey hamburgerden, koladan uzaklaşmakla başladı. Daha önce de yazdım ben de bir hamburger çocuğuyum. Şu ünlü hamburgercinin açılması benim ilk okul dönemime rastlar. Haftasonları dershanelere ardından da hamburgecilere koşardık öbek öbek. Sonra tabi pizzacıları da unutmamak lazım. Orta okul yıllarımda da benzer şekilde hep buralara giderdim arkadaşlarımla. Neyse ki ailemde inanılmaz bir yemek kültürü vardı, sadece fast food ile beslenmedim ama obur çocuk açsa ne yediğine pek bakmıyor. Arkadaş gruplarımda herkesin aklına ilk fast food restoranlara gitmek gelirdi. Şimdi düşünüyorum da buralara hamburgeri güzel, pizzası kıtır diye değil sosyalleşmek, arkadaşlarımızla beraber yemek yemek için gidiyorduk. Çünkü buralarda yemek yemesi kolaydı ve dekorasyonları renkli renkli gözlerimizi alıyordu. E tabi bir de yabancı…şu anda düşününce gülmüyorum, sadece üzülüyorum bu duruma. Çocukluk, ilk gençlik böyle geçti, sokaklarda arkadaşlarla fast food, evde ise geniş ailenin neşesiyle süslenmiş kocaman sofralar.

Lisede bir sene ABD’nin minicik bir kasabasında yaşamaya gittiğimde fast food’un ne menem bir şey olduğunu anladım ve Türkiye’ye döner dönmez bu tarz yemekleri hayatımdan çıkarmaya başladım. Gördüklerim korkunçtu. OKullarda adım başı otomat makineler, kızarmış patateslerle beslenen bebekler, devasa süpermarketlerde bitmek bilmeyen sıra sıra raflar, yağlar, şekerler, kokular…her gün midem daha çok tepki veriyordu bu gıda işkencesine. İşte o zamandan başladım militanca fast food’a karşı olmaya.

Fakat bu sadece başlangıçtı… Üniversiteye Paris’te başladığımda cebimde üç kuruş yoktu ve orada parasızlıktan en ucuz, en abuk subuk ne varsa onları alır olmuştum. Aç geziyordum ve ne alabiliyorsam onu yiyordum, bunlar da genelde paketlenmiş, koruyucu madde dolu (ama ucuz) yiyecekler oluyordu. Ama sokaklarda inanılmaz bir yemek kültürü vardı, gözlerim açılmıştı. Ailemdeki sağlık sorunları yüzünden Türkiye’ye dönmek zorunda kalınca çok üzülmüştüm elbette ama artık aç kalmam diye de sevinir olmuştum.

Türkiye’de yeniden üniversiteye başladığımda hiç bilmediğim Ankara’nın yolunu tuttum ve kendimi Bilkent’in kampusune attım. Kampus hayatı öyle garip ki… Öncelikle her zaman her şey olmuyordu; acıktığımızda ilk gittiğimiz yer yurdun altındaki kantindi ve akşam o da kapandıktan sonra eğer dolabınızda bir şey yoksa ortada kalıyordunuz. Burada ekmek de alırdık, tost da yaptırırdık. Ama asıl paramız bisküvilere, hazır keklere, çikolatalara gidiyordu. E öğrenciye enerji gerek! Bir de bu dönemde hazır 3lü kahveler çıkıverdi, bütün üniversiteliler yaşadı. Paket paket toz kahveler…kolayla yarışıyordu bunlar, hepimizin elinde kupalar, deli gibiydik, uzun ders dolu geceler başka türlü geçmiyordu. Bilsek nasıl kimyasallar sokuyorduk vücudumuza. Ankara merkezine uzak olduğumuz için süpermarketlere de bağımlıydık, okulun yanıbaşındaki alışveriş merkezi ve restoranları da ikinci kurtarıcımızdı. Okulda kafeteryalar, restoranlar vardı ama buralarda da fast food tarzı yiyecekler başı çekiyordu. Bir iki yerde ev yemeklerine benzer şeyler satılıyordu ama örneğin meyve, salata bulmak kolay olmuyordu. En iyisi yurtta pişirmekti, ona da derslerden vakit kalırsa… Kısacası kampuste sağlıklı yaşam zordu ve kişinin kendisiyle alakalıydı. Yemek yapmayı bilen bir yere kadar sağlıklı beslenebiliyordu ama hayatında yemek yapmamış, ailesinden ilk kez ayrı yaşayan birçok öğrenci sıkıntı çekiyordu. Üniversite gıdayı ciddi ciddi sorgulamaya başladığım yer oldu. Artık yiyecek alırken pakedi dikkatlica okuyordum, “E bilmemne” diye yazılan garip isimli katkı maddelerinden uzak duruyordum ve yemeklerimi pişirmeye dikkat ediyordum. Ama bunlar sadece küçük adımlardı.

Kampus hayatı zordu ama Ankara’nın yaradığı da oldu bana, Anadolu’ya açıldım. İç Anadolu kurağının yemekleri, yoklukta türemiş tarifler, emekle yapılan basit ama doyurucu yiyecekler…arkeoloji de sağolsun beni eski dünyalara bağladı, yemeğin adını, tadını anlar oldum. Köyler gezdik, tarlalar gezdik, traktörler gelince bir köşeye atılmış aletlere baktık, sıcak pideler yedik, sofralar paylaştık. Ballıhisar, Konya Çatalhöyük, Antalya Elmalı, Çorum Hattuşa…buralarda toprağımı sevmeyi öğrendim ve çiftçilerin ne güçlüklerle çalıştıklarını gördüm, gözlemledim.

Asıl dönüşüm süreci kazıya gitmek üzere hazırlandığım bir yaz kazının iptal olması sonucu “ne yapsam ne yapsam?” diye düşünürken kendimi bir organik çiftlikte gönüllü çalışırken bulmamla başladı. Klan Çİftliği‘nde tek bir domatesin bile nasıl zor yetiştiğini gördüm öncelikle. Onun soframıza gelene kadar geçtiği yollar, verilen emek ve akıtılan ter…

Çarpıldım, şok oldum. Sabah 5te nohut toplamaya gittiğimizde anladım nohut neymiş. Domates nasıl kokar orada farkına vardım. Biber nasıl büyür ve hazır olur orada gördüm. Sonra endüstriyel tarımın ne olduğunu öğrendim çiftlik sahiplerinden, GDO hakkında bilgi aldım, akşamları sofra başında inanılmaz sohbetler yaptık hep. Çiftlikten dönünce gözlerim açılmıştı, artık hiçbir şey eskisi gibi değildi benim için. Organik pazarlar neredeyse onları aradım buldum İstanbul’da. İnternete yapıştım kaldım öğrenmek için. Ne dönüyor, ne bitiyor, ne yaşanıyor hepsini araştırmaya başladım. Yemek bile yiyemedim bir süre, her şey zararlı göründü, her şey canavarlar gibi üstüme geliyordu sanki. Selen’in gıda sistemiyle şok eden tanışması!

Üniversiteden sonra artık paket yiyeceklere düşmanca bakan, organik pazarları gezen, derneklere gönüllü çalışan yeni bir ben ortaya çıkmıştı. Sosyal antropoloji okumaya başladığımda biliyordum ki tarım ve gıda artık benim yeni istikametimdi. Master yetmiyormuş gibi bir de tarım okumaya başladım açıköğretimde. Bu arada bir de evlilik girince hayatıma artık karınca gibi oradan oraya koşturur olmuştum gerçek yemekler bulup, yiyebilmemiz için. Ankara organik pazarına gitmek pazar eğlencemizdi. Çeşitler, renkler bir başka oluyordu orada. Turuncu renkli limonları hala unutamadım mesela. Yepyeni insanlarla da tanıştım benim gibi düşünen. Kardeş Bitkiler ve yaptıklarını öğrendim mesela. Karadenizli olan eşimin ailesi de yepyeni yemekler gösterdi bana. Öncelikle otlarla tanıştım, sadece üç beş otla dolu hafızama Karadeniz yeşilleri girdi. Mısır unuyla tanıştım ama hep mesafeliydim ona… Mısırın sahibini bilmiyordum çünkü, biz mi, ABDli tohum şirketleri mi? Bu arada eşimi de soktum işin içine, neyin ne olduğunu beraber öğrenir olduk, akşam telefonda “süpermarkete değil yandaki bakliyatçı amcaya gidiver” diyordum artık. Beraber çiftlikleri geziyorduk.

Norveç’teki eğitimim başlayana kadar yavaş yavaş değişiyordum, orada ise her şey hız kazandı. Sınıfa girdim ve sınıfın yarısının et yemediğini gördüm öncelikle. Şok şok şok. Et konusunda görüşüm burada değişmeye başladı ama asıl yerel gıda konusunda kafayı taktım. Dersler dışında ayarladığımız yemeklerde yerel besinler kullanmaya çalışıyorduk ve Norveç gibi soğuk ve tarım için elverişssiz bir yerde ne gibi çözümler üretilebilir bunları araştırıyorduk. Oraydeken ayrıca kendi kendine yeterlilik konusunda da çok şey öğrendim. Uçmuş fiyatlardan dolayı ekmeği yurtlarda kendimiz yapar olmuştuk, okulun halka açık elma bahçelerinden kilolarlca elma toplayıp elma konserveleri hazırlıyorduk, bahçede çalışıp, açık havada çorba pişiriyorduk.

Süreç hala devam ediyor ve benim aldığım kararlar da artıyor. Çok başaralı olmadığım zamanlar da var. Örneğin kahveyi bıraktım 20 Ağustos’tan beri ama çikolata için aynı şeyi söyleyemem. Ne fark edecek bilmiyorum kahveyi bırakıp kakaoya devam etmek? Şu an bulunduğum Avusturya’da yerel ne varsa onları almaya çalışıyorum ama hala muz yiyorum, avokadoya hayır diyemiyorum. Paket almamaya alışmış olsam da burada açık yiyecek satılmıyor, o yüzden bunun için yeniden Türkiye’de olmayı iple çekiyorum. Üreticiden direkt alışveriş yapmak istiyorum, organik pazarlara gidiyorum ama öğrenci bütçesiyle her şey her zaman kolay olmuyor, süpermarketten alışveriş yapmak zorunda kalıyorum. Derslerim çok, ekmek yapamıyorum hazır alıyorum. Et yemiyorum ama biliyorum ki dönünce yiyeceğim, vs. vs. vs. Bu liste uzayıp gidiyor. Yani anlayacağınız deniyorum, yanılıyorum, ilerliyorum, geri gidiyorum ama her gün biraz daha ilerde uyanıyorum, daha bilinçli oluyorum ve ona göre yaşıyorum. Ha unutmadan, hamburgeri, pizzayı da evde yapıyorum!

Bir yer bulup oradan başlamak kolay, haydi gerçek gıda yolculuğuna!

Reklamlar
Bu yazı Hatıralar, Sürdürülebilir Tarım, Sürdürülebilir Yaşam içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

3 Responses to Ben Nasıl Başladım?

  1. Berceste dedi ki:

    O kadar cok ulke degistiriyorsun ki, nerede oldugunu bilemiyorum artik 🙂 Nereden seslendi bu yazi? Norvec?

  2. selencello dedi ki:

    Sormayın benim de kafam döndü, Avrupa’da yeni uygulanan, her dönem başka yerde okutulan masterlardan oldu benimki ondan böyle… ama artık bitiyor kışın, yerleşme ihtiyacı içindeyim 🙂

  3. Cem dedi ki:

    Mısır tarlasındaki poz bir yerden tanıdık geliyor, adeta bereketli toprakları ile Çanakkale 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s