Şehir Çağırırken

O hayallerdeki çiftlik durduğu yerde beklerken hayat koşulları da insanı gerçekçi olmak zorunda bırakıyor: sizin anlayacağınız yakın gelecekte İstanbul’a dönüş var. Selen’in Agroekoloji Günlüğü yakın zamanda Selen’in Yıllar Sonra İstanbul’a Uyum Sağlama Günlüğü’ne dönüşebilir! Şaka bir yana zaten tezimi İstanbul’daki gıda sistemi üzerine yapacağım için orada olmayı tercih ediyorum ama 1-2 aydır çiftlik hayatıyla ilgili yaptığım araştırmalardan da anladım ki çiftlik bulmak, orada hayatı sürdürmek vs. fazla zaman ayırmamız gereken ve iyice düşünmemiz gereken şeyler. Haydi biz gidiyoruz deyince olmuyor. Eh bu arayış sürecinde de bir yerde oturmak gerekecek; o da 20 senemi verdiğim İstanbul’a geri dönüş anlamına geldi.

Bugüne kadar türlü çeşitli evlerde ve ortamlarda yaşama imkanı buldum. Çocukluğum, gençliğim Kadıköy’ün semtlerinde, ara sokaklarda, sakin binalarda, Bostancı-Kızıltoprak hattında geçti. Şimdi iğne atsan yere düşmeyecek olan Bağdat Caddesi mesela, ben çocukken sukunet demekti, huzur demekti. Fakat ne yazık ki tüketim toplumu ile yaptığı savaşı ve dolayısıyla da çoktan ruhunu kaybetti. Neyse ki hala denizi var yakınlarda. Hazırlıktayken Bostancı servisimiz yeni yeni kurulan Ataşehir’den de geçerdi ve çamur deryası olan bu garip inşaat mahallelerine bakmak bile istemezdi canımız. Şimdi ise burası kendini aşmış, bendini çiğnemiş başlı başına ufak bir şehir. Yazın Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi’nde staj yaparken bir ayağımın ucundaki çiçeklere, bir kafamı kaldırıp bahçenin üstüne üstüne gelen devasa binalara bakıyordum ve inanılmaz gıcık oluyordum. Kadıköy ve çevresi…Benim İstanbul’um bundan ibaret.

Hayatımda yaşadığım en güzel bina ABD’de bir sene kaldığım evdi sanırım (lisede değişim programıyla gittim ve bu işe gönüllü katılmış bir kadınla beraber yaşadım). Müstakil, arkasında ormana, önünde kocaman camlarından bahçelere, diğer müstakil evlere bakan, kendi halinde bir evdi. Ama tabi o zaman ne gıdayla, ne tarımla ilgiliydim, sadece İngilizce öğrenmeye çalışan aklı bir karış havada bir gençtim! Şimdi olsa o evin bahçesinden çıkmazdım sanırım. Bu “suburb” diye adlandırılan müstakil ev ortamı her ne kadar görünüşte çok güzel olsa da aslında ABD’nin bir çok sorununun kaynağı: arabaya ve petrole bağımlılık bu ev yaşamı ile ortaklaşa ilerliyor! Benimse anılarımda yeşille bir.

Üniversite hayatım ise Bilkent’in yurtlarında geçti. 2 metrekarelik, iki kişilik ama nefes almanın bile sadece bir kişiye nasip olduğu odalar şanslıysanız bozkır manzarasına bakardı. İki üç ağaç görüp sevinebilirdiniz, hatta daha da şanslıysanız ve ilk kattaysanız yatağınızın üstünde camdan girmiş bir kedi bulabilirdiniz. Hele kar yağdığında deli gibi dışarı fırlayıp oyun oynayabilirdiniz. Yurtta kalmak insana çok şey öğreten ama insan hayatından da birçok şey götüren bir deneyim. Hala bu konuda düşüncelerim karışık.

Üniversite sonrası önce İstanbul yapıp sonra yeniden Ankara’ya döndüğümde ise artık evde kalmak şart olmuştu. Ankara’nın nesi güzel biliyor musunuz? İstanbul’a dönüşü falan değil, İstanbul’da maalesef hızla yıkılıp, yok edilen, 30-40 sene öncesinden kalmış iki-üç katlı, bahçeli apartmanları. Hatta Bahçelievler diye semti de var şehrin ama Çankaya’da zaten birçok yerde böyle evler görmek mümkün. Evet eskiler, evet çok bakımlı değiller ama hala samimiler. Benim tanıdığım Kadıköy işte böyle evlerden oluşurdu, şimdi ise devasa binalardan, balkonsuz yapılardan oluşuyor. Neyse ki Ankara’da hala bu dediğim eski evlerden var ve hepsi yerlerinde duruyor; fakat şehir genişledikçe her yere gene yeni, kocaman binalar dikiliyor, önünü almak mümkün değil. Biz inat edip hala samimiyetini koruyan eski apartmanlardan birinde kalmıştık; asansör yoktu, binanın rengi solmuştu vs. vs. ama yaşanmışlık vardı, mahalle kültürü vardı etrafta.

Bunlar dışında hayatımda yer eden başka evler de oldu elbet. 4-5 ay kaldığım bütün ülkelerde ve kısa sürelerle de olsa yaşama fırsatı bulduğum köylerde ilginç yapı kültürleriyle tanıştım. Paris’te bit kadar yerlere insanların üçer dörder sığıştığını gördüm ve kaldığım yurda şükrettim. Porto’da apartman dairelerinin bile en az 3 banyosu olduğunu görüp şaşırdım, eski evlerin, mimarinin insanın ruh halini nasıl etkileyebileceğine (ki Portekiz’de hüzün olarak ortaya çıkıyor bu) ilk kez burada tanık oldum. Ve o hüzne aşık oldum. Geçen sene kaldığım Norveç’te yurttaydım gene ama yurtların nasıl kişilerin özgürlüğüne müdahele etmediğini, en ucuz odaların bile nasıl insanı boğmadığını burada gördüm. Fakat bunlarda da ruh yoktu, topluluk kavramı yoktu, Bilkent’ten bildiğim kalabalık sohbet ortamları yoktu. Manzaram ise nefes kesiciydi:

Geçen dönem okuduğum Cordoba ise Porto’nun aksine mimarinin insana nasıl can vereceğini, yaşam heyecanı katacağının örneğiydi adeta. Hep diyorum bir parçam da orada kaldı diye:

Şimdi ise gene şehirdeyim, Viyana İstanbul gibi kalabalık değil elbet ama burası da gene şehir, gene trafikle içiçe, gene tüketimden nasibini almış. Tabi en azından şehrin parkları insana nefes aldırıyor.

Köylere gelirsek…Kaldığım köyler bana hep mütevazılığın, samimiyetin, huzurun ne olduğunu öğrettiler. Kiminde yer yatağında yattım üzerime gece gece böcek gelecek korkusuyla, kiminde 50-60 yıllık eski eşyalara baktım hayretle, kiminde bir kilim deseninde, kiminde bir bahçe düzeninde hayallere daldım. Çanakkale, Manisa, Yalova, en son gördüğüm İtalya’daki Castino…Hepsinde zamanın durdurulduğu bir köşe, insanın hayatı sorguladığı bir detay vardı. Aklım da gönlüm de kırsalda kaldı.

İşte bütün bu deneyimler ardından o çok sevgili doğum şehrime, ocağıma geri dönüş sinyalleri veriyorum. Derslerden sıkılıp göz attığım emlak siteleri kabus gibiler:
Hayallerde göreceğiniz yalılar, müstakil evler; çok çalışıp, ruhunuzu sisteme satıp belki görebileceğiniz lüks ama ruhsuz daireler; çoğunluğun oturduğu, sıkışıp kaldığı bahçesiz, ağaçsız, gri binalar, gri daireler; anadan babadan kalma eski, ahşap evlerden oluşan, gerçekten samimi ama “soylulaştırma” sebebiyle yerlisinin yerinden edildiği mahalleler ve göçenin umudu, göçebenin yurdu gecekondular.

Bakalım ekolojik yaşamı neresinden tutup yakalayabileceğiz? Bir de bu sürecin ikizi “etik-ekolojik iş bulma” süreci var ki işte orada kalıveriyorum.

Reklamlar
Bu yazı Sürdürülebilir Yaşam içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

3 Responses to Şehir Çağırırken

  1. klasik laftır ‘nereye giderse kendini götürür insan’. iyi yoculuklar…

  2. atis boeno dedi ki:

    Selenciğim,
    Nereydeyse hiç apartman da oturmadım dersem yeridir.
    Çok şükür şu an istanbulun biraz dışında olsak da ayağımız hep toprağa basabiliyor.
    Ormanımız gitgide küçülüyor,tilkiler bile çöplerimizden beslenmeye başladıysa,oturduğumuz yerde oksijen oranımız hala % 17 lerde :))
    Döndüğünde buralardan mutlaka sana da yer bakalım.
    Afiyetle kal.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s