İstanbul’da Arayışlar

İstanbul’a geldim ama daha ne görmek istediğim insanları, dostları, blog takipçilerimi, ne de denizi görebildim. Öyle bir koşuşturmaca…

Evet en son diyordum ki bu şehre geri döndüm ve bir süreliğine kalmaya karar verdim. Bir şekilde kendi mahallemde bir ev bulduk, 2 sene önceki öğrenci evimizden kalma eşyaları Ankara’dan getirttik, 10 gündür de onları şekle şemale sokmaya çalışıyoruz, eksikleri tamamlıyoruz. Tabi bu sırada yediğimiz yemeklerin sağlığı, sürdürülebilirliği tam bir muamma. Viyana’da -her ne kadar hepsi pakette, plastikte satılıyor olsa da- organik gıda bulmam çok kolaydı. Her yerde yediklerimin organik olup olmadığını ölçebiliyordum, ulaşılabilirlik çok basite indirgenmişti. Burada ise yediğim her şeyin -evin dibindeki haftalık pazardan gelse bile- ilaçlı, kimyasallı olduğuna dair bir düşüncem var ve çok kötü hissediyorum (ki mesele organik yemek de değil, ona da karşı olduğum durumlar da var). Belki abartıyorum, bilmiyorum ama işte insan bir kere huylandı mı durduramıyor kendini. Eve yerleşene kadar köşedeki börekçi, yan sokaktaki pideci, pizzacı derken kimbilir neler yedim diye sorup duruyorum. Abartmamak lazım evet… Ama iyi şeyler de oluyor. Mesela yeni evin sokağından her gün sütçü geçtiğini öğrendim! Yaşasın -olabildiğince- doğal süt alabileceğim. Sormam lazım bu inekler nerede besleniyor diye ama olsun kutu sütten beni kurtarabilecek ya, o da bir şey. Süt hakkında yazmam lazım bu arada, öyle şeyler var ki bu konuda yaşanan, gizlenen, insanlara yutturulan. Ama şimdi zamanım yok kusura bakmayın.

Bu koşturmaca haftaya bitecek ve ben asıl o zaman iş aramaya başlayacağım. Şimdiden ufak ufak etrafı yokluyorum ve hiçbir şey bulamıyorum. Öncelikle durum şu. Artık para kazanmamız gerektiği için inadı bırakıp eşimi iş dünyasına iteleyiverdik. Birilerinin bir şey yapması gerekiyor maalesef, o da kendisini lojistik sektöründe buldu. Eh arkeoloji diploması bir yere kadar…Lojistikse elinizi atsanız iş bulabileceğiniz bir sektör oluvermiş, nereye baksam bu konuda ilan görüyorum. Ailede bir kişiyi kaptırdık diğerimiz bari daha sürdürülebilir kalabilsin diyerek ben benzer sektörlere adım atmamak için direniyorum. Dil bildiğim için aslında hemen uzanabileceğim ilanlar var ama işte, birimiz bari sürdürülebilir bir iş yapsın değil mi? Yoksa tam bir vicdan muhasebesine girerim. Kısacası çılgın şirketler, parlayan sektörler, holdingler, markalar cısss, bu tarz ilanlara bakmıyorum. “Tarım” kelimesi ile ilan aratıyorum bu sefer karşıma çıkanlar hep tohum şirketleri, ilaç şirketleri ve tarım makineleri satan firmalar! Şaka gibi hepsi üstüme geliyor. Amma komik olur şimdi gidip tarım ilacı şirketişnde çalışsam. Bu seçenekler de yalan anlayacağınız. Organik tarım deseniz hepsi en fazla teknik eleman arıyor ve ben değilim, ki zaten İstanbul’da benzer bir iş yok, hepsi genelde Ege’de… Dil eğitimi deseniz, formasyonum yok, Ingilizce’m, Fransizca’m çok iyi ve ders vermeyi cok ama cok seviyorum ama ders veremiyorum(?) Çocuklarla çalışmak istiyorum ama gene benzer sıkıntılar var. Başvuruyorum ama geri dönen pek yok. Çeviri, tercüme deseniz en bombastik iş, otur evinde, koy çayını müziğini kendi hızında çalış ama işin arka planı öyle değil maalesef. Parası az, getirisi az, götürüsü çoğu zaman çok. Bir de sigorta meselesi var ki be siz sorun ne ben söyleyeyim. Yani sizin anlayacağınız ne yapacağım bilemiyorum. Ya direnmekten vazgeçmem lazım ya da daha yenilikçi arayışlar yapmam lazım ki bu nasıl olur pek de bir fikrim yok. Alın size İstanbul’da hayatın gerçekleri, hepsi de kapımda acı acı bekliyor. Zamansa geçiyor, paraya ve bana vereceği saçmalıklara inanmasam da en azından ailemin sağlıklı beslenmesi için (henüz bahçem yok olsa da bahçede her şeyi yetiştiremem) iş bulmam gerek. Beklemedeyim!

Bütün bunlar olurken sürdürülebilir bir yaşam için yapılacakların sayısı ise çok fazla. Öncelikle Permablitz grubu ile hemen iletişime geçtim, ne zamandır aklımdaydı. Şehirde küçük alanlarda, bahçelerde Permakültür uygulamaları yapıyorlar ve aynı zamanda güzel vakit geçiriyorlar. Sonra Zumbara var, Zaman Kumbarası. Hala duymadıysanız http://www.zumbara.com adresine uğrayın. İnsanların zamanlarını, bildiklerini, öğretmek istediklerini paylaşma esasına dayalı bir sosyal ağ diyebiliriz Zumbara için. Orada ders vermeye, bilgi paylaşmaya gönüllüyüm şimdilik. Sonra buluşmalar, toplantılar var, hepsi beni bekliyor. Böyle geçiyor, geçecek…

Reklamlar
Bu yazı Sürdürülebilir Tarım içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

6 Responses to İstanbul’da Arayışlar

  1. deniz dedi ki:

    Selenciğim :))

    Hani daha önce demediysem şimdi diyeyim. Hoşgeldin be sonunda!

    Pazardan alınan sebzelerle ilgili bir tüyo vereyim, daha önce akıl etmemişler için pratik bir yöntem. Ben genelde marul, kıvırcık gibi şeylerin diplerine, yaprak aralarına bakıyorum ve küçük sinekler, salyangoz falan buluyorsam tercih ediyorum. Eğer onlar dadanacak kadar sağlıklı bulmuş ve ölmemişlerse ben de ölmem (bazıları hala canlı oluyor).

    Dün 2. defa ayva tatlısı yapmayı denedim (biraz ayva hoşafı oldu ya neyse), ayvalardan birinden kurt çıktı. Daha doğrusu varmış da gitmiş. Önce bi ıyyy oldum ama sonra baktım gerçekten tüm ayvaların arasında en güzeli de oydu. “Ağzlarının tadını biliyorlar canım, onlardan akıl almalı” dedim. O sadece ucundan ayvaya girip en gövdeye, çekirdeklere doğru ilerlemişti. Orayı kesip attım, gerisini de pişirdim. Böylece bir ayvayı paylaşmış olduk. 😀

    Geçim konusu hep bir dert. Kolay gelsin. Umarım gönlüne göre birşey bulursun. Bana kalsa böyle şeylerle uğraşan kimse çalışmasın, bilgisini-becerisini-zamanını hep bu işlere versin ama olmuyor, kendimden biliyorum. Hadi para sorun değil de… şu faturalar olmasa.

    • selencello dedi ki:

      Ben o kucuk kurtlari, tirtillari cok seviyorum! Maruldan cikan yesil bir bebeyle vakit gecirmisligim var 🙂 Aslinda ilacli ya da degil hala semt pazarlarimiz oldugu icin sansliyiz, yabanci literatur bas bas bagiriyor farmers’ market acin diye ki bunlar illa organik vs. olmak zorunda degil, adamlara cok uzak kalmis bu semt pazari fikri, bizde ise hala var ve bence marketten surdan burdan almak yerine yan sokaga gelmis az daha taze urunu alabilmek iyi bir gelenek, iste bir de ilaci susu busu olmasa…

  2. Nihal dedi ki:

    O inekler muhtemelen suni yemlerle besleniyor :/ Yalova’da -ki yiyeceğinin çoğunu kendi üreten bir şehir köylülerden alışveriş yaparken bile emin olamıyorum ben ilaç konusunda. Çünkü sorsan “doğal” yetiştiriyor ama sadece “ilaç yapıyor”. Ha nedir, en azından yüzlerce kilometre öteden uzun yolculuk ve bekleme süreleriyle ömrünün sonuna gelmiş sera mamulü ürün gelmiyor, herşey taptaze, dolapta saklanma süreleri istanbul’da alınan meyve sebzeden 3-4 kat daha uzun.. Yani gönül bir şekilde katlanıyor. Yalova’ya gelince tüm herşey rayına oturdu ben de daha “iyi” yer oldum, kendiliğinden doğal olarak yemek saatim akşam üstü 4-5’e dek geriledi -ki uygulana gelen doğru beslenme şekillerinden biriymiş-, rafine yiyecekler birer birer çıktı hayatımdan, beyaz pirinci bıraktım mesela -ki çok severim. sonuç: organikmiş, ilaçmış vs.ymiş pek kurcalamıyorum, olabildiğince yapmaya çalışıyorum yoksa ardı gelmez, yerleşik tarım inançlarıyla mümkün değil. organik tarımı bile “organik” gübre ve ilaçtan ayrı düşünemiyor insanlar çünkü…

    bu arada biz de kendi eko komünümüzü mü kursak ne?

    • selencello dedi ki:

      Yalova’ya seni gormeye gelecegim valla bir gun, oraya yerlesmekle cok iyi yapmissin, darisi her gitmek isteyenin basina 🙂
      Evet sutlerden dolayi da pek umitli degilim ama iste kutudan almaktan daha iyidir, yoksa basiyorlar yemi hayvan sisiyor semiriyor…
      Ah ah eko komunler, ekolojik hayatlar… su an oyle uzak kaldigimi hissediyorum ki, Istanbul beni yedi bitirdi, boyle her cimene, ota “oysa burada neler yetistirilmez ki” diye bakiyorum ama iste izindi, bilmem neydi derken…ekolojik hayata ulasmakta zorluk cekiyorum, bence sen zaten baslamissin, ben seni takip ederim 🙂
      Ornegin tuttuğumuz evin apartmaninin onunde 2 tane palmiye var! Koysana iki tane ayva, elma! Adamlara palmiye eglenceli gorundu herhalde(evet guzel gorunuyor, yalan degil).

  3. bernacan dedi ki:

    Aysun the sutcu’nun sütlerini deneseniz? Eskiden çatalcadan kapıya teslimdi istanbul içine ama şimdi yoğunluktan bazı noktalar belirlemişler, oralara bırakılıyormuş diye duydum. Bir araştırın isterseniz. Ben de alıyordum ve çok menundum aslında, taşınma vs derken koptuk. Şimdi satış noktalarından almayı planlıyorum yeniden.
    Bu arada bostancı’da eskiden oturduğum evin önünde de palmiyeler vardı ve ben bayılırdım 🙂 O da lazım bence.
    İş meselesi fena. Lojistik sektörü çetrefilli. Aslında birazcık cesur ve girişimci olmak lazım bana kalırsa. Hani şöyle kurtlu kurtlu sebzeler alıp satsanız. Ya da en kurtlu sebzelerden yemekler yapılan minik bir cafe açsanız. Köşede de sürdürülebilir ve doğal ürünler olan bir raf dursa mesela.

    • selencello dedi ki:

      Aysun the Sütçü’den haberim var ama oturup bir türlü araştıramadım açıkçası.
      Kafe fikriniz çok hoş, ne güzel olur aslında bir yerden bir girişimcilik ayarlasak ama şimdilik zor görünüyor. Desteğiniz için teşekkür ediyorum!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s