Blogdan Kalanlar

Sevgili takipçiler, bu blog uzuuun zamandır güncellenmiyor biliyorsunuz. Blogu silmiyorum, kapatmıyorum daha doğrusu kapatamıyorum çünkü bana kattıkları çok fazla, anlamı çok büyük. Sayesinde o kadar çok insanla tanıştım ki.

Şu an hayatım başka bir yönde ilerliyor ama ekoloji, sürdürülebilirlik her zaman yaptıklarımın, yapacaklarımın temelinde. Gıda yetiştirme hayallerimden biraz uzağa düştüm ama onları zamanı gelince yeniden çıkartacağımı biliyorum. Bu aralar insan yetiştirmekle uğraşıyorum. Sadece oğlum, ailem değil bütün dünya ailesi için şifa ve sağlık dağıtmakla meşgulüm. Ama hep doğayla, doğa anayla elele.

Blog hala bol bol ziyaretçi alıyor o yüzden açık kalsın, bilgi dağıtsın, daha sonra belki gene hislerime mekan olur.

Sevgilerimle

 

Sürdürülebilir Tarım içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bahardan Kalanlar

Merhaba
Bloga cok uzun zamandir yazmiyorum. Hicbir seyle ugrasacak zaman olmadı acikcasi gectigimiz aylarda. O kadar cok is aldim ki ustume bir ara gorseniz sanki disarida calistigimi dusunurdunuz. Oncelikle evden calisiyordum, online olarak bazi egitimler takip ediyordum ve tabi ki Efe ile ilgileniyordum. Bu kadar karisikligin ortasinda cok da guzel bir proje ile de ilgilenme firsati buldum, iste simdi bunun hakkinda yazacagim size gec de olsa.

Ocak ayi gibi Uskudar Cumhuriyet Kiz Teknik ve Meslek Lisesi ogretmenlerinden Havva Hanim’dan bir email almistim. Burada kendisi bir Tübitak projesi kapsaminda okul bahçesi yapılmasını istiyordu. Ben de kabul ettim ve hizla ufak bir program hazirladim. Havalar duzelene kadar sinifta surdurulebilirlik ve gida sistemleri uzerine ogrencilerle sohbet edecektik ve baharin gelmesi ile de bahçeye inip ekim dikim yapacaktık.

İlk haftalarda birçok öğrenci zorunlu bir şekilde sunuma gelmek durumunda buldu kendini ama ilerleyen haftalarda gerçekten katılmak isteyenlerin kaldığı ufak bir gruba dönüştük ki ben bu durumu daha çok tercih ediyorum açıkçası. Bir tek öğrenci bile ekolojik farkındalık konusunda bilgilense mutlu oluyorum, bu durumu onlarca öğrenciye hatırlamayacakları sunumlar yapmaya tercih ediyorum.

Dediğim gibi öncelikle 4 hafta süren bir sunum ve sohbet dönemi geçirdik, bu süreç içerisinde öğrenciler ve öğretmenleri evlerinde tohum ekip onların fideye dönüşmesini gözlemlediler. Zamanı geldiğinde ise bahçeye çıkıp bu fideleri diktik. Öğrencilerin çoğu ailelerinin köyle bağı olmasına rağmen daha önce böyle çalışmalar yapmamıştı ve onlara bu çalışmalar çok değişik geldi. Ayarladığımız küçük alanları adeta benimsediler ve birbirleriyle dikim yapmak için yarıştılar. Fazla zamanımız olmadığı için malç gibi uygulamalar yapamadık ama ilk sefer için bu kadar çalışma yapmış olmamız bile beni memnun etti. En sonunda projemiz Tübitak’a da sunuldu.

Bir iki hafta sonra okulu ziyarete gittiğimde ise fidelerin büyüdüğünü ve öğrencilerin heyecanının arttığını gördüm. Tabi bu sırada yabani otlar da alanı kaplamıştı ve son dersi öğrencielere onların ne olduğunu ve nasıl onları temizleyeceğimizi göstererek bitirdim. Ayrıca Efe de bol bol koşturma imkanı buldu!

sunumfoto

bahcecalismafoto

bahcecalismafoto2

20140521_121747

20140521_120934

Agroekoloji, Doğa, Sürdürülebilir Yaşam içinde yayınlandı | Tagged , , , , | Yorum bırakın

Tarım Bitti

İstanbul’un göbeği yerine bambaşka yerlerde de doğabilirdim değil mi? Geçen sene yazmıştım Manisalı anneleri, kadınları. Tütünü çıt çıt kıran, sabah erken kalkan, namazını tarlada kılan kadınları anlatmıştım. Makine gibi görülen, tarlada ve evde sömürülen Manisalı kadınları yazmıştım. Başka yerde doğsalar farklı mı olurdu onlar için hayat? Manisalı kadınlar tek tek ağlıyor TV ekranlarında. Onlar Manisa’da doğdular, kadın oldular ve kaderleri bir oldu, gelecekleri ise Soma’da kül.

Oğlu madenden kurtulan bir kadın 2 gecedir oğlunun başında uyuduğunu söylüyor. Bir de artık hiç uyuyamayacak olanlar var. Uykudan anladıkları sadece geceyi geçirmek olacak belki ama uyuyamayacaklar. Gelecekleri, sevdikleri, hayalleri hiç bitmeyecek bir uykuya dalmışken onlar uyuyamayacaklar.

Tarım bittiği için madende çalışıyoruz diyorlar ekranlarda. Tarım bitti. TARIM BİTTİ.
Okulda ilk öğrendiklerimizden biri Türkiye’nin çok önemli bir tarım ülkesi olduğuydu.
Arkeoloji okurken en çok üstünde durduklarımızdan biri Anadolu’nun ilk köye, ilk tohumlara yuva olduğuydu.
Şimdi ise en çok kanıksadıklarımızdan biri de bu cümle oldu işte: TARIM BİTTİ.

Soma’da yaşananlardan iki gün önce bir yazı yazmaya karar vermiştim. Bir sohbette iş güvenliği uzmanlığının bu aralar ne kadar tercih edilen bir meslek olduğundan bahsetmiştik. Ve yazmaya karar vermiştim: İş güvenliği uzmanı sertifikasıyla İstanbul’da artan inşaatların, AVM ve dizilerle ile beslenen ülke ekonomisinin, çığ gibi artan kredi borçlarının, antibiyotikle yetişen tavukların, tohum şirketlerinin, Anneler Günü’nün ve daha birçok şeyin alakasını yazmak istemiştim. Ama ben yazana kadar Soma’da yüzlerce insan öldü, iş güvenliği tartışılmaya başlandı. Ve listeye madenciler de eklendi.

Madencilik meslek olarak o kadar kabul görmüş durumda ki kimse durun bir dakika bu insanlar neden yerin o kadar altına inip de çalışıyorlar demiyor.
Neden kömür çıkartıyorlar diye kimse sormuyor.
O kömürler yukarıda saydığım binalarda, AVMlerde, tavuklarda ve Anneler Günü için alınan o hediyelerde aslında.

Kömürü sadece ısınmak için değil elektrik için de kullanıyoruz en basit ilkokul bilgisiyle açıklarsak.

Elektrik kullandığımız her bina o kömürlerle var oluyor. Ve ne kadar yeni bina o kadar rant o kadar para demek. İstanbul kaynıyor her sokakta yenilenip, inşaat içinde kaybolurken. Diğer şehirler de öyle elbet. Binalar göğe doğru yükselirken, madenciler bir kat daha aşağı iniyorlar yerin altında.

Binalara insan gerekiyor, binalara mal gerekiyor sonra. 3 çocuk derken 5 çocuk yapılıyor artık. Zenginsen binaları doldurmak, fakirsen binaları yapmak için çocuk sayıları bir bir arttırılıyor. İnsan yetmiyor, o insanların para için kullanılması da gerek tabi çünkü piyasa denen şey böyle yürüyor. Piyasayı canlı tutmak için gittiğimiz her AVM işte o kömürlerle aydınlatılıyor. Biz ışıl ışıl mermerden tasarım binalarda yürürken, madenciler tek ışıkla önünü görmeye çalışıyorlar kargacık burgacık koridorlarda. Biz alıyoruz alıyoruz alıyoruz onlar ise kazıyor kazıyor ve daha da çok kazıyor. Aldıklarımız da elektrikle yapılıyor tabi, binlerce fabrikada binlerce elden geçiyor eşyalar. Usta ellerin altında bantta tshirtler, ayfonlar, arabalar dönerken madende de kömürler dönüp duruyor bantlarda. Ha bir de siyahı yetmezse şeffaf hali devreye giriyor kömürün biliyorsunuz. Her annenin, her sevgilinin tertemiz ellerinde parlasın diye yer altında eller kirleniyor.

Ve bu kadar insana ucuz, kolay yetişen yiyecekler gerekiyor işte. Ailelerin tarlalarından çıkarttıklarıyla katıldığı bir gıda sistemi bu kadar insana ulaşamıyor, özellikle ulaştırılmıyor. Topraklar çoraklaştırılıyor, vergiler arttırılıyor, çiftçilere TV’den, dizilerden, şuradan buradan diretilen ışıl ışıl yaşamların vaatleriyle krediler bindiriliyor ve çiftçiler bir bir şehre göçerken yaşam sıkıntısı sebebiyle, topraklar büyük gıda şirketlerinin ellerine geçiyor. Tavuklar binalara kapatılıyor, meyvelere ilaç basılıyor, tohumlar şirketlerin eline geçiyor, insanlar şehre göçüyor ve sona kalan üç beş kişi ise madene gidiyor.

Tarım bitti. İşte böyle bitti.
Çiftçi kalmadı, tarım kalmadı. Sistem çiftçiyi değil onu yok edecek ne varsa destekliyor.
Oysa tarlada çalışacak bol insan var. 5 çocuk mu demiştik?
Biri inşaatta.
Biri fabrikada.
Biri madende.
Biri zaten kadın olmuş 5 çocuk daha yapmak için evde.
Kalan sonuncu da işte biraz okursa her yerde mantar gibi biten iş güvenliği uzmanı sertifika programlarında. Belki inşaatı, belki fabrikayı, belki madeni denetleyecek eğitimi alacak. Ha o da olmazsa AVM’de güvenlik olur belki. Her akşam yardımlardan aldığı kömürü yakıp TV’de dizisini izleyecek. Ve ekran karşısında yavaş yavaş uykuya dalarken madende birileri de yavaş yavaş ölüme gidecek.

Maalesef bu sistemin içinde hepimiz suçluyuz ve aldığımız her nefesimizde aslında başkaları bir bir son nefesini veriyor.

Sürdürülebilir Tarım içinde yayınlandı | 1 Yorum

TRT 1 Radyo’da Sohbet

Sevgili Blog Dostlarım!
Bugün 14.00’da TRT 1 Radyo’da Eko Yaşam adlı programa davetliyim. Genelde bu blogdan bildiğiniz konuları anlatacağım, ben kimim, ne yaptım, ne ettim…siz nerelerden başlayabilirsiniz…

Sürdürülebilir Tarım içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Son Kullanma Tarihi

Bu aralar moraller bozuk, hayaller yıkık, geleceğe dair umutlar sönük biliyorum. İnandığımız doğru, adil ve doğa ile uyumlu geleceğe gitmeye çalışırken kendimizi karanlıklara daha da çok gömülmüş buluyoruz. Oturup karamsar yazılar yazabilirim, lanet okuyabilirim, daha da çok moral bozabilirim ama bir şekilde bu anlarda içimden daha çok umut aşılamak geliyor. Bu sebeple bir süre blogumda güzel haberlere, kişilere, olaylara odaklanıp aslında felaket anlarında tek yapmamız gerekenin önümüze, yolumuza ve inandığımıza bakmak olduğunu size yine ve yeniden hatırlatacağım.

Bundan seneler önce Yunanistan’ın Korfu Adası’nda bir çiftlikte gönüllü çalışırken orada bulunan diğer gönüllülerden ikisi iddiaya tutuşmuştu. 10 dolara bir hafta geçinebilir misin geçinemez misin konulu iddia bayağı ateşli tartışmalara yol açmıştı. Biz zaten yemeklerimizi kaldığımız çiftlikte ücretsiz yiyorduk ama bu iddiaya giren kız bir hafta boyunca 10 dolar ile geçinip yemek yemeyi kabul etti ve işe koyuldu. Hepimiz nasıl yapacak diye merak ediyorduk (Korfu Adası turizm sezonuyle beraber canlanan ve pahalı olabilen bir yer), iddianın karşı tarafı ise nasılsa kazanacağım diye çok rahattı ve halinden memnundu. Bahsettiğim kız ilk gün bir iki şey almayı denedi fakat hemen elindeki bir iki dolardan da olunca başka yöntemler aramaya başladı. Sonunda da bize süpermarket çöplerinde yemek arayacağını söyleyerek olayı bambaşka bir boyuta taşıdı! Kız bunun sadece -ne yazık ki- evsizler ve durumu iyi olmayanlar tarafından değil, birçok yerde öğrenciler vs. tarafından da düzenli yapıldığını (hatta bunun için özel gruplar olduğunu), aslında yiyeceklerin çoğunun son kullanma tarihi geçse dahi yenilebilir olduğunu ama marketlerin yiyecekleri şekilleri biraz bile bozulsa hemen çöpe attığını (tabi üstüne yeni etiket basıp piyasaya yeniden sürmek de başka bir yöntem!!!) anlattı. Sonra da marketlerden ne bulduysa getirip yemeye başladı. Ekmekler, yoğurtlar, türlü değişik paketli paketsiz yiyecek…hatta bir seferinde koca bir tepsi şerbetli tatlıyı çöpten bozulmamış, dökülmemiş halde getirdiğini hatırlıyorum. Biz ise çekimser davranıp tatlarına bakmamıştık. Sonunda ne mi oldu? Kız hastalanmadan rahatsızlanmadan iddiayı kazandı! Diğer arkadaş ise parasını kaptırdığını görünce günlerce morali bozuk gezdi!

Tabi o zaman gıda konusunda çok bilgili değildim ama zamanla bazı şeyleri öğrendikçe bu olayın çok da normal olduğunu anladım. Aslında çok iyi bildiğimiz fakat üzerinde çok düşünmediğimiz küresel bir israf kültürünün bir parçasıyız. Yemekleri neredeyse yemek için değil atmak için yetiştiriyoruz. Dünyada açlık-tokluk gerçekliğinin sebebi verimsizlik, bilgisizlik ya da ürünsüzlük değil adaletsiz dağıtım. Hep söylenegelen “dünyada yeteri kadar yiyecek yok, herkese yetecek kadar gıdayı yetiştiremeyiz” muhabbetleri aslında bir balon. Üstelik tohum şirketlerinin şişirmeyi pek de sevdiği bir balon. “Dünyada yeteri kadar gıda yok ve bu sebeple daha çok ürün veren, daha çok verim getirecek (ki aslında son tahlilde verimden çok çorak topraklar, yok olmuş bir biyoçeşitlilik ve fakirleştirilmiş çiftçiler bırakıyor bu tohumlar) tohumlar yetiştirmeliyiz” sözünün arkasına sığınan tohum ve kimyasal malzeme şirketleri ile de desteklenen bir “doyurma” kültürü oluşmuş durumda ve bu bitmek bilmeyen uzun sofralar, açık büfeler, midemizden önce gözlerimizi parlatan masalar, market rafları, mönüler ile hayatımızda yerini buluyor. Ve sonuç boşa giden emek ve tonlarca yiyecek. Her gün onlarca yiyecek çöpe atılıyor, çöpler açılmamış kutu kutu malzemeyle doluyor. Bir yandan da açlıkla boğuşan ülkelere bakıp ağlıyoruz, vah vah diyoruz, gerekirse yardım gönderiyoruz. O ülkelerde ise topraklar zengin ülkelere tropik meyveler, endüstriyel yağlar üretmek için peşkeş çekiliyor ve fakat ne yazık ki insanlarsa açlıkla savaş veriyor.

80ler’de büyümüş olanlar hatırlar, TV’de ekmeği yerden kaldırın, israf yapmayın diye bizlere ders veren kamu spotu tarzında klipler vardı. Hatta ülkede mercimek fazlası olduğunda mercimekli tariflerle insanları israf yapmamaya çağıran programlar olurdu! Şimdi ise biz de bu bahsettiğim küresel israf kültürünün bir parçası olmuş durumdayız. Her yerde türeyen restoranlar, yıldızlı zincir oteller, açık büfe programlar, devasa süpermarketler ile de son hızla çöpe yiyecek atmaya devam ediyoruz. Bundan seneler önce yurtdışında başka başka olayları da gözlemlemiştim ve oh neyse ki bunlar bizde olmuyor demiştim. Birincisi ABD’de yaşarken yanında kaldığım kişinin bir akşam gereğinden fazla makarna yapıp arta kalanı (ki koca tencere kalmıştı) hiç düşünmeden öğütücüye atmasıydı. Diğerinde ise Fransa’daydım ve restoranda çalışıyordum. İş dahilinde bizlere öğlen yemek veriliyordu fakat biz parasız öğrenciler olarak akşam çıkarken de kalan yemeklerden alıp alamayacağımızı sormuştuk. Gelen cevap kocaman bir hayırdı, kontratımızın sadece bir yemeği kapsadığı bize “güzel” bir dille anlatılmıştı. Neyse bir bildikleri var herhalde diye çalışıp akşam eve dönerken ise gördük ki bize verilmeyen yemekler çöpü boyluyordu! Şok olmuştum! Şimdi ise bu israf kültürünün bizi de bulduğunu görüp daha da çok şok oluyorum.

Bu konuyu açmamın sebebi aslında izlediğim bir video. İngiltere Leeds’te bir şef sadece son kullanma tarihi geçmiş malzemelerden yaptığı yemekleri sattığı bir restoran açmış ve insanlar ne kadar ödemek istiyorlarsa o kadar ödeyip burada kalburüstü yemekler yeme fırsatını buluyorlar. Videoda restoran çalışanlarının nasıl süpermarketleri dolaşarak bir sürü malzemeyi bedava aldığını ve bunları güzel yemeklere dönüştürdüklerini görebilirsiniz. Şef bu kararı bir seyahat sırasında, uzun uzun ne yapabilirim bu dünya için diye düşürken aldığını söylüyor. Bir şeyler yapmak istemiş ve en iyi bildiği şey yemek yapmak olduğu için de dünyaya bu şekilde yardım etmeyi seçmiş.

Şuradan videoyu izleyebilirsiniz:
http://www.theguardian.com/lifeandstyle/video/2014/mar/27/cafe-food-past-sell-by-date-video

Bunu araştırırken ABD’de de benzer bir mantıkla tarihi geçmiş gıdaların satıldığı bir süpermarket açıldığını öğrendim. Aynı şekilde Danimarka’da da sanırım bir restoran açılmış.

Evet sistem çok anlamsız işler peşinde koşabilir ve biz bu sistemi değiştiremeyiz belki ama oturup küsmek, ağlamak, sızlanmak yerine elimizden geleni yapabilirsek belki bir yerlerde bir şeyler değişir. Yapanlarla, örneklerle dünya dolu, bize kalan ise ilham almak ve işe koyulmak.

Sürdürülebilir Tarım içinde yayınlandı | 3 Yorum

Kentten Köye Gerçekleşen Bir Hikaye

Madem bir şeyler yazamıyorum bu aralar (sormayın yoğunluğu ve yorgunluğu ama inanın blog aklımdan çıkmıyor) ben de bir link vereyim. İstanbul ile ilgili güzel bir blog, sahibesi Ayşe Gülay Hakyemez, Toprak Ana’dan tanıdığımız Cem Birder ile mini bir röportaj yapmış. Cem Bey hepimizin demek istediklerini, dediklerini, düşündüklerini hem çok güzel ifade etmiş hem de gerçeğe dönüştürmüş birisi. Kendisini birkaç sene önce Permakültür Buluşması’nda görmüştüm. Çok güzel işler yapıyor. Link’te yazıyı bulabilirsiniz.

İşte kentten kırsala dönüş yolunda hoş hikayeler, fikirler:

http://birbaskaistanbul.blogspot.com/2014/01/cem-birder-topragn-nimetlerini-ve-sizi.html

Sürdürülebilir Tarım içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Karadeniz

Bu aralar yazamıyorum çok, aslında yazasım da yok. Biraz kafa izni, biraz fiziksel dinlence halleri, biraz da ruhsal inziva durumları.

Eş durumundan kaynaklanan yıllık Karadeniz gezimizi yaptık geldik İstanbul’a. Gene yemyeşil gene masmavi Karadeniz kıyıları. Bakıyorsunuz, bakıyorsunuz ve iki rengi gene gride buluşturuyorsunuz. Yason Burnu gene hüzünle karşılıyor sizi, rüzgarında serseme dönerken gene Karadeniz çarptı ah! diyorsunuz. Kilise zaten susmuş, sessiz. Argonotlar gelmiş gitmiş ama herkes aslında kendi hikayesinde bir argonot Karadeniz’de. Ama bir fark var elbet. Onlar Yason’da kıyıya çıkmıştı, siz ise oradan denize atlamak istiyorsunuz delice bir hisle. Rüzgar zaten ensenizde, sırtınızde bir itse yetecek.
IMG_20130820_140356
IMG_20130830_183330
IMG_20130820_131023
IMG_20130830_183502

Her hanede, her köşebaşında mısırlar devleşiyor, boy boy bitiyor yazı devrederken. Koçanları bekliyorlar insanlar heyecanla bu yıl da. Sonra gelsin mısır unları, mıhlamalar, altın rengi ekmekler kış boyu. O altın rengi ekmekleri evde mayalanmış yoğurda kırmak var ya işte o an Karadenizli oluyorsunuz bir daha geri dönmemek üzere.
IMG_20130819_182720

Sonra fındıkla göz göze geliyorsunuz. Ordu’da sizi çevreleyen, sarmalayıp bırakmayan fındık bahçeleri Rize’ye varınca çaya devrediyor nöbetini. Çay akıyor tepelerden, neredeyse üstünüze yağmur gibi akıyor. Fındıklarsa çoktan taşmış yerleri kaplamış. Küme küme insanlar yerlerden bir bir fındık topluyorlar yollar boyunca. Sokaklar, evler fındık bahçeleriyle yarışıyor; bezler, örtüler sereserpe konuşlanmış en ufak boş bir alana ve her yer fındık kaynıyor. Kurusun da yiyelim ninniii. Çay hasadı da başlamış. Yüze yüce tepelerde insanlar minicik. Çay ise sıcacık. Her yerde, her adımımızda çay var.
IMG_20130830_183829
IMG_20130830_184200

Bal festivali diye gittik Batum yollarına kadar fakat göremeden geri geldik. Gene de mısırlar, fındıklar ve çaylar yetti gözlerimizin coşmasına, festivallere doymasına. Çıktık tepelere, köy köy gezdik Ordu’da, Trabzon’da, Rize’de. Mahvolduk o manzaralarda gene. İstemedik mi atlamak, sonsuzluğa karışmak? Gene yemyeşil Karadeniz, gene masmavi ama bir o kadar da gri, hatta siyah. Yağmurunda eridik, yalnızlığında kaybolduk, tepelerinde bittik biz sevdadan. Denizinde ise yek olduk, yok olduk.
IMG_20130818_093942
IMG_20130830_183951
IMG_20130819_145120
IMG_20130818_112214
IMG_20130830_185034

Doğa, Hatıralar içinde yayınlandı | 2 Yorum

Tohum

Sabah olmuş ve gözlerimiz ağrıyor, başımız çatlıyor yorgunluktan. Günlerdir evde, sokakta ve kalbimizde direniyoruz, bir oluyoruz, bütün oluyoruz.

Tohum dedik, en başta tohum vardır dedik hep.
O tohumlar bir kere saçıldı mı toprağa bir daha durduramazsın dedik.
Büyürse tohum hepimiz büyürüz dedik.
Ve büyüyüp de çiçek, ot, ağaç oldu mu o tohum, gölgesinde canlanırız dedik hep.
Şimdi büyüyor tohum, plastik gölgelere inat kendi gölgesini, kendi geleceğini yaratıyor.
Dediklerimiz gerçek olmasın diye uğraştılar ama olmuyor, olmuyor bozuluyor planlar.

Tohumumuzu koruyalım diye bağırıyorduk ya hani, işte bu sebeple diyorduk. Tohum kendi toprağında, kendi suyunda, kendi havasında ve kendi geninde doğru gider diyorduk, işte bundan.
Bu yüzden karşı çıktık tohumun, toprağın, suyun ve havanın satılmasına.
Büyümesin diye satıldılar, yücelmesin diye hor görüldüler, bir olmasın diye parçalandılar ayrıldılar birbirlerinden hepsi. Bütün doğa parça parça edildi.
Oysa unuttukları bir şey vardı. Tohum bu, öyle küçük ki, bir yolunu bulur. Bir rüzgar yeter onu taşımaya. Bir kıvılcım yeter onu canlandırmaya. Toprağını da beller, suyunu da beller, havasını da beller kendi başına. Sahip çıkar hepsine.

Tohum bu, bir kere kalbi atmaya karar versin, durduramazsın, olduğu yerde, durduğu yerde can taşıyacaktır, can olacaktır milyonlara, milyarlara.
Kötülüğe karşı iyilik olacaktır.

Sürdürülebilir Tarım içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Baharı Bitirirken

Bloga geri döndüm dedim ama bunu dediğimden beri de fazla yazamadım ne yazık ki. Evimize gelen küçük misafirin evi, hayatımızı, zamanımızı ele geçirmesi çok kolay oldu. Şu yazıyı bile diken üstünde yazıyorum.

Bir aydan fazla bir süredir haftada bir bazen iki gün bir permakültür projesinde çalışıyorum. Sevgili Didem’in (yaptıklarına http://laterradiluce.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirsiniz, kendisini salyangoz olarak tanımlasa da aslında karınca gibi birisi, çok çalışıyor ve çok güzel işler yapıyor) Enes ile beraber Sancaktepe Belediyesi ile ortak yaptıkları proje kapsamında ilçede seçilen okullara permakültür ve ekolojik yaşam dersleri veriyorum. Ben sadece kısıtlı bir zaman ayırabiliyorum ama o bile benim kafamı dağıtmaya, o günü yararlı bir iş yapmanın gururuyla bitirmeme yardımcı oluyor. Her ders sonrası bugün bir öğrenci bile doğayı anlamaya doğru bir adım attıysa ne mutlu bana diyerek dönüyorum eve. Bu projenin en güzel yanı derslerin açık havada, permakültür öğelerinin oluşturulduğu bir bahçede yapılıyor olması. Bahçede neler yok ki? Şifalı ot spiralinden, sebze yataklarına, çilek bahçesinden ekolojik gölete… çocukların ekosistemleri anlamak, gıda yetiştirmek ve doğada nefes almak adına birçok şey deneyimleyebilecekleri çokça alan var. Hem oturup sohbet ediyoruz, hem oyunlar oynuyoruz, hem de tohum ekiyoruz.

Bunun dışında günler, haftalar çok benzer geçiyor aslında. Arada değişiklik olduğunda ise değmeyin keyfime. 2 hafta önce Amerika’dan gelen Debra Roberts’in verdiği arıcılık kursuna katıldım. 2 gün süren bu başlagıç kursunda hem arıcılığın temellerini öğrendik, hem de gene topluluk olmanın bilincine vardık. Her yerden, her hayat yolundan gelmiş onlarca insan ve dünyanın en cezbedici canlıları olan arılar! Zaten bal sevdam dolayısıyla arıcılığa senelerdir göz kırpıyordum, kurstan sonra bu yolda daha çok şey yapmalıyım diye karar verdim.

Bahar böyle yavaş yavaş geçti işte, yazı kovalıyoruz şimdi. Artık evdeki canavarın parklarla, bahçelerle tanışma vakti de geliyor. Geçtiğimiz günlerde Göztepe Parkı’na gittik ama ortam bana çok değişmiş geldi. Eskiden biraz köhne bir parktı, şimdi tamamen yenilenmiş ve çiçeklerle düzenlenmiş. Renkler, tasarımlar açısından çok güzel olmuş ama maalesef parkta gölge veren ağaç kalmamış. Önceden çimenlerde oturup, ağaç gölgesinde serinlediğimi hatırlıyorum. Şimdi ise güvenlik görevlileri dolaşıyor, çimenlere basmak yasak ve gölge yapan üç beş bank için insanlar birbirleriyle yarışıyorlar. Ama tabi hiç yoktan iyidir deyip gene de parka sahip çıkmak lazım.

Bakalım yaz bize neler getirecek?

Sürdürülebilir Tarım içinde yayınlandı | 1 Yorum

Helva

Helvanın benim için önemi büyük.

Öncelikle çocukluğum demek. Kötü haberlerin, ölümlerin sadece kulak arkasında kalan sözler olduğu zamanların tatlısı. Helva. Çocuk için tatlı, büyükler için ise içteki yanığın dildeki adı. Dildeki tadı ise kesinlikle tatlı değil. Ama çocukken bilmez pek insan bunu.

Helvanın anlamı büyük ama kendi küçük, kendi sade. En basit, en temel besinlerin birleşimiyle yapılıyor ve sonunda ortaya çıkan bir o kadar basit, bir kadar alçakgönüllü bir tatlı. Diğer tatlıların yanına konsa başını eğer, boynunu büker. Ama değeri o kadar büyük, anlamı o kadar derin ki, bilse diğer tatlılar helvanın kaderini asıl onların hepsi yol verir, önünde eğilir eminim.

Gidenin ardından ağıt yakmak gibi unu, irmiği yağda yakmak. O ilk acının, o ilk şokun hafif cızırtıları, hafif kulak tırmalayışları gibi tencerede çıkan ilk sesler.
Saatlerce tahta kaşığı çevirmek ise giden senelerin, geçip gitmiş anıların üstünden geçmek, onları tekrar tekrar canlandırmak gibi. Kaşık unu, irmiği her çevirişte insan da hayatını çeviriyor, alt üst ediyor, anıları deşiyor ve düşünüyor. Söyleyemedikleri ve -ne yazık ki- söyledikleri bir bir dönerken kafasında, un da irmik de dönüyor, dönüyor.
Un sararır, irmik kararırken insan da renkleriyle oynuyor hayatının. Her renk, her anı bir bir gözlerinin önünden geçiyor. Ve kaşık bir daha dönüyor tencerede. Sonra bir daha, sonra bir daha.
Su kaynıyor bir yandan, belki biraz sütle beraber pişiyor. Temiz ve duru kalıyor su ama bir yandan da fokurduyor. Paylaşılan gülüşlerin, kahkahaların, ortak seyreden kalp atışlarının heyecanıyla fokurduyor su ve insanın içi içine sığmaz ya o da öyle kabına sığmıyor.
Ve suyun unla, irmikle dansına geliyor sonra sıra. Su akıyor tencereye yüzde gözyaşları akarken. Ve kocaman bir patlama sesi duyuluyor tencerede, sular, unlar, irmikler uçuşuyor. Asıl şokun anlaşıldığı, asıl yalnızlığın ve acı gerçekliğin kafaya vurduğu an gibi. İnsan anlıyor gideni, gelmeyecek olanı ve çöküyor yavaştan tıpkı suda kendini hızla koyveren yanık un, irmik gibi. Yanmış, kararmış kalbiyle suda, gülüşlerde, güzel anılarda dinmek, serinlemek istiyor ama beceremiyor.
Ve helva doğuyor işte.
Aşktan, yaştan, anılardan, hesaplardan, kahkahadan, gözyaşından doğuyor.
Şeker derseniz…o ise hala devam eden hayatın gerçekliği gibi. Nefes alıyor olmanın, devam ediyor olmanın rahatlığı ve zorunluluğu gibi. Hem güzel hem de çok bir anlamı yok insanın geri kalan zamanı için.

Helva doğuyor, insan ölürken.

6 yıl önce bugün, iki kanadımdan birisi, gövdemi tutan iki kökten birisi ayrılıp gitti. 6 yıl önce helvaların tadı da anlamı da değişti ve büyüdüm ben.

Hatıralar, Yemek/Gıda içinde yayınlandı | 4 Yorum